Bir Renk Ustası Van Gogh ve Arkasındaki Bilim: Türbülans Akışı

Alman fizikçi Werner Heisenberg şöyle söylemiştir: “Tanrıyla karşılaştığımda ona iki soru soracağım: Neden izafiyet ve neden türbülans? İlki için cevabının olacağına gerçekten inanıyorum.”

Van Gogh’un tüm resimleri derin bir hissiyat bırakır insanda. Saatlerce izleyesiniz gelir, bir dili vardır adeta. Renklerin çoşkunluğu, ruhunuza sirayet eder. “Yıldızlı Geceler” ise şüphesiz hepimizi derinden etkileyen bir resimi. Bireysel anlamda neden sevdiğimi düşündüğümde hep cevabım netti: gecenin laciverti ve yıldızların dönen sarısıydı, köşedeki siyah kule gibi yükselen gizemli selviydi. Ama neden? Ne anlamı vardı bu resmin?

Buna benzer, Van Gogh’un resimi kadar olmasa da, bir diğer beni etkileyen betimleme ise Yıldızlı Geceler’e çok paralel olan antik Mısır’da görme imkanı da bulduğum Dendera tapınağındaki gökyüzü çizimiydi. Bu tapınak Hathor’un tapınağı ve aslında aynı zamanda bir astronomik gözlem evi. Bu tapınağın tepesinde lacivert bir gökyüzü ve upuzun gece Tanrıçası Nuit’in bedeni ve sapsarı yıldızlar betimlenmiştir. Hatta Mısır’dan satın aldığım tek el çizimi papirüs bu betimlemeydi.. Sonsuzluk ve yıldızlar. Cevabı ise açıkçası Antik Mısır’ın tapınağına nazaran evrenin fiziksel yasalarını daha “gerçek” resmeden, kendisine “renklerin ustası” demek istediğim  Van Gogh verdi.

Yıldızlar ve Sonsuzluğu Duyabilmek

“Yine de insan yukarıdaki yıldızları ve sonsuzluğu kesinlikle duyabilmeli. O zaman hayat her şeye karşın büyü gibidir.” Van Gogh

İnsan en az 200 bin yıldır bu dünya üzerinde ve bu Dünyayı biricik yuvası olarak kabul ederek var olmuştur. Rüzgarlarla dans etmiş, dağlarla birlikte depremlerde sallanmış, ağaçlarla birlikte yağmurlarda ıslanmış, hayvanlarla birlikte aynı kaynaktan su içmiştir. Tüm doğayla her gece aynı gökyüzünü seyretmiş, yıldızların seyrini takip etmiştir ve Güneş’in doğuşunu her sabah karşılamış, Ay’ın döngülerini seremonilerle, dans ve şarkıyla kutlamaktan da vazgeçmemiştir. Yok ederek ve çatışarak değil, hayatın tüm seyirleriyle uyumlu olarak var olmuştur. Haliyle doğanın içinde, doğayla uyumlu yaşamaya başarmış olan insan, doğadan filizlenmiş bir varlık olarak doğanın örüntülerini sezinleme kabiliyeti de kazanmıştır. İnsan bu yüzden doğası itibariyle, evrenin fizik yasalarını ve doğanın kanunlarını idrak edebilme, sezebilme ve onları anlamlandırma yeteceğine sahiptir.

Dallanma örüntüleri aynı matematiksel formülle oluyor. Haliyle doğadaki her şey karmaşık gibi gözükse de bir fraktal geometrinin ortaya koyduğu bir örüntü izliyor. İnsan ise doğada evrimleşme sürecinde bu örüntüleri görme yeteneği ile tanımlıdır. Bunun en temel sebebi aslında geleceği öngörmek. İnsanın diğer canlılardan farklı olarak doğada hayatta kalabilmesi için örüntüleri fark etmesi ve ona göre önlem alması gerektiği sinirbilimsel olarak bilinmektedir. Bilişsel sinirbilim’in “Pattern recognition” yani “örüntü tanımlama”, kısa süreli belleğe gelen bir bilginin uzun süreli bellekte bir karşılık bularak bir örüntünün tanımlananabilmesi anlamına gelmektedir. Ve bunun içinde örüntüleri algılama yeteneğini insanda görürüz. Yüz tanımlama, dil, müzik vs. Gibi yeteneklerimizin kaynağıda budur. Keza A,B,C diye bir örüntüde bir ezberimiz varsa, A,B dendiği anda C hemen aklımıza gelecektir.  Bunun amacı ilk başta hayatta kalma şansını arttırmak için tehlikeleri ve kaynakları tespit etme, çevrenin farkına varıp, mekansal analiz, bulguları kaydetme, öğrenme ve dolayısıyla stratejik hareket edebilmek, geleceği öngörebilmektir. (1) Bu örüntü algılama ve onu tanımlama yeteneği hayvanlarda da vardır. 

Haliyle bizler artık doğa ile iç içe yaşamasak da örüntüleri görme yeteneğine sahibiz. Yüksek yaratıcılığa sahip büyük sanatçılar, yaratıcılığın kaynağını içlerindeki kadim insanın doğayla olan bağından alırlar. Onlar gerçekliği, kendi özüyle ve doğa ile olan bağını kaybetmiş insanlara nazaran daha saf görebilmektedirler. Daha bilim türbülans akışını tanımlayamadan Van Gogh hem bir deha hem bir büyük sanatçı olarak bunu resmetmiştir. Doğaya aşık, doğayı resmeden ve doğadan ilham alan Van Gogh resimleri bize yüksek ilham verir.  Kendisi salt doğayı resmetmemiş aynı zamanda Jupiterin büyüleyici atmosferinden, nefes alış verişimize, rüzgarlardan, azgın okyanusların dalgalarına kadar görebildiğimiz “türbülans akışını” da birebir resimlerinde resmetmiştir. Yaklaşık 100 yıldır fizikçileri, matematikçileri ve mühendislerin dikkatını çekmiş bir kavramdır çünkü çözülmeyi bekleyen bir çok problem ve doğaya dair bir bilgi taşır. (2) Modern araştırmacılar türbülansı şöyle tanımlar: O düzensizdir, güçlü girdaplara sahiptir, hızlı karışmalara sebep olur (örneğin bir boya damlası Ruisdael’in türbülans sularında hızla dağılır.) ve çok boyutlu bir fenomendir. (2) 

Akış en basit haliyle kayma gerilimi altında maddelerin sürekli şekil değiştirmesidir. İster gaz, ister sıvı isterse plazma olsun tüm “akan” maddeler iki tip akış rejimi gösterirler. Bunlardan ilki Laminar akış, düzenli bir yol izleyen akıştır. En basit örneği, bir hortumdan su verdiğinizde hiçbir kıvrılma göstermeden, bükülmeden, düzensizlik oluşmadan düz bir hatta olan akıştır. Lakin bu akış ne kadar düzenli olursa olsun dış koşullardan dolayı örneğin hava akımları, temas dilen yüzeylerdeki pürüz kısaca sürtünme sebebiyle akışta bir düzensizlik meydana gelmeye başlar. İşte bu da ikinci tip akıştır; türbülans akış. (Bu iki akış arasındaki ara konuma da geçiş akışı denir.)

Türbülans kelime kökeni olarak Latince “turbulentus” yani “isyankar, düzensiz” veya “karışık” gibi anlamlara gelebilmektedir. Doğadaki hemen hemen bütün akışlar türbülanslı akış gösterir çünkü bir şekilde akışlar o duruma yönelmeye eğilimlidir. Uçağa bindiğimizde “türbülansa girmek” denen hava olayı da işte aynı akış sebebiyledir. Uçak, havanın değişken koşullarına uyumlu halde tasarlandığı için türbülans ciddi olmadığı sürece etkilenmez.  (3) 

Benzer şekilde bir mum yaktığınızda mumun ateşi önce laminar, yani düz bir akış gösterirken mumun alevi yükseldikçe türbülans akışa geçer veya yaktığımız bir tütsünün dumanı önce laminar düz bir akıştayken, yükseldikçe düzensizleşir ve girdaplar oluşturmaya başlar.  Bir orgun veya flütün borularından geçen hava, durmaksızın hareket eden girdaplar, yanardağların patlayışı ve akan lavlar, tüm güzelliğiyle şelaleler hepsi akışkan hareketidir. 

Türbülansı ilk defa gözler önüne seren Osborne Reynolds (1842-1912) isimli araştırmacıdır. Reynolds deneyi (1883) denen bir deney düzeneği ile göstermiştir. Saydam su akan bir boru içine ikinci bir boru ile mürekkep zerk etmiştir. Düşük hızda düzgün ilerlerken, ikinci ince borudan içeri verilen mürekkebin hızı arttıkça, akışı düzensizleşmiş ve en nihayetinde laminar akışta olan borunun içinde mürekkep türbülans akışa geçmiştir ve bu da fiziksel olarak görülebilmiştir. Hesaplamalarda Reynolds Değeri denen (yüzey pürüzlüğü, akış hızı, yüzey sıcaklığı, geometri vs. Gibi değerlere bağlı olan) bir değerle akışın nerede değişebileceği hesaplanabilmiştir.  

Peki buradaki bilimsel problem ne?

Alman fizikçi Werner Heisenberg şöyle söylemiştir: “Tanrıyla karşılaştığımda ona iki soru soracağım: Neden izafiyet ve neden türbülans? İlki için cevabının olacağına gerçekten inanıyorum.” 

Buradaki bilimsel araştırma konusu, türbülans akışının düzensiz bir akıştan rağmen düzensiz bir örüntü değil, daha önceden de konusu geçtiği gibi girdaplar ve spiraller halinde bir örüntü izler. Matematiksel olarak bunu hesaplamak oldukça zorlamıştır bilim insanlarını. Fizikçiler tarafından hala çözülebilmiş değildir. Çünkü eğer bir enerji çağlayanı varsa, türbülanslı akışın örüntüleri farklı ölçeklerde gözlemlendiğinde yani ayrıntılara bakıldığında tüm ölçeklerdeki istatistiksel davranışı aynıdır. Özbenzeş bir süreç izler. Yani bu dinamikte büyük girdaplar enerjilerini küçük girdaplara aktarırlar ve onlar da daha küçük girdaplara aktarır. Böylelikle içe içe birlikte dönen girdaplar ve spiraller görürüz. Jüpiter’in atmosferinde bunu görmek mümkündür. 

Van Gogh ve Türbülanslı Akış

 Akıl hastanesinde yatarken ve resim yaparak hayata tutunurken yaptığı “Yıldızlı Geceler” tablosu doğadaki türbülanslı akışların yapısın ve özelliklerine çok benzer. Van Gogh’u akıl hastası olarak anıp, bir “deli sanatçı” derken, aynı zamanda da portresi insanlığın çözmekte en çok zorlandığı doğa olaylarından birinin resmini gözümüzün önüne getirir. Belki de doğayı anlamak demek farklı düşünmek demektir ve biz “deli” demeyi tercih ediyoruz. (4)

Biz renklere baktığımızda parlaklığı algılarız.  Beynimizde kontrastı ve hareketi algılayan yer ilkel beynimizdir lakin orası renkleri göremez. Haliyle ilkel beynimiz iki farklı bölgeyi aynı parlalıktaysa birbirine karıştırır. Lakin beynimizin primat alt kısmı kontrast oluşturan renkleri de karıştırmadan görecektir. İşte bu iki beyinsel canlandırmanın aynı anda oluşmasıyla tuhaf bir örüntü ortaya çıkar. Resim sanatında empresyonistler, ışığı titreşen ve saçılan bir biçimde görüp, öyle resmederler. (5) 

Van Gogh’dan 60 yıl sonra Andrey Kolmogorov (1903- 1987) isimli bir Rus matematikçi türbülansın matematiksel ifadesini keşfedebilmiştir. R uzunluğundaki türbülanslı bir sıvıda enerjinin MR’nin 5/3 kuvveti ile orantılı şekilde değiştiğini bulmuştur. Biliminsanları deneysel ölçümler yaptığında bu matematiksel modellemenin türbülans akışının çalışma prensibine çok yakın olduğunu keşfetmişlerdir. 

Van Gogh’un yaşamından yüzyıldan daha uzun bir süre sonra NASA 1990’da Hubble Teleskopuyla birlikte uzaydaki gaz bulutlarında ve galaksilerdeki türbülans dinamiği gözlemlenmiştir. “Bir yıldızın etrafındaki çok uzak toz ve gaz bulutlarından oluşan girdap” olarak tanımladıkları “Samanyolu Galaksisi” oldukça ilginç bir şekilde Van Gogh’un resimlerindeki yıldızlara benzer.

Haliyle akla Van Gogh’un resimleri gelmiş ve biliminsanların ilgisi bu resimlere kaymıştır . Bilhassa Nasa Hubble sitesinde 2004 yılında Van Gogh’un yıldızına benzer şekilde bir yıldız benzetmesi yapınca, bu bir merak başlatmıştır. ( https://hubblesite.org/contents/news-releases/2004/news-2004-10.html ) (6) bir yıldız benzetmesi yapınca, bu bir merak başlatmıştır. Birçok bilim insanı Van Gogh’un özellikle psikotik hastalığının olduğu dönemde yaptığı resimlerdeki çizimlerde Kolmogorov’un matematiksel denklemini test etmişlerdir. Çoğu araştırmacı başta “Yıldızlı Geceler” olmak üzere Van Gogh tablolarında gizli bir Kolmogorov’un denklemine yakın türbülans akışını gösteren bir model olduğunu buldular. (5,7,8, 9) Cornell Üniversitesinde Fizik Bölümünde 2019 yılında yapılan analizin sonuç bölümüne şöyle yazılmıştır: “Bu, bizi, van Gogh’un yıldızlı gece tasvirinin, Evrendeki yıldızların doğum yeri olan gerçek moleküler bulutlarda bulunan türbülansa çok benzediğine inanmamıza neden oluyor.” (8)

Van Gogh, özellikle akıl hastalığından muzdarip olduğunu düşündüğümüz yıllarda yaptığı resimlerde matematiksel modellemeye uyan, gerçek türbülans akışlarını resmettiği anlaşılmıştır. İlginç bir şekilde o dönemdeki resimlerde aynı ölçümler yapıldığında, akış var gibi gözükse de bu matematiksel modellemeye uymadığı görülmüştür. Örneğin Munch’un “Çığlık” resimi buna örnektir (5)

Şu an hala daha büyük bir gizem ve bilimsel sorudur türbülans. David Ruelle bu alan için “teoriler mezarlığı” olduğunu dile getirir.  (10)

Doğanın dinamiklerinin arkasında gerçeği tüm çıplaklığıyla görmek bunu resmetmek ama anlatamamak, bir yandan da maddi sorunlarla boğuşmak ama zamanı aşan bir eser bıraktığının hissiyatında olmak; Van Gogh’un belki de çektiği ızdırabın temelidir. 

Bazılarımız yıldızlara baktığında, sonsuz gibi gözüken evrendeki kendimizi küçük ve değersiz hissederiz. Bazılarımız ise yıldızlara baktığında böylesi bir evrende var olduğu için kendini değerli ve o sonsuz döngüyle bir hisseder; ait ve kutsal hisseder. İşte Van Gogh oraya baktığında mükemmel düzeni ve tanrısallığı gören dehalardan ve bunu gerçekten görebildiğini bilimsel olarak tasdik edebildiğimiz biridir. Yoğun bir Hristiyanlık inancından sonra, hayatın zorlukları içinde inancını kaybettiği, Tolstoy’un inancına merak saldığı dönemleri olmuştur. Şöyle demektedir Van Gogh: 

“Dine çok büyük bir ihtiyaç hissettiğimde, dışarıya çıkıp yıldızları resmediyorum”

Sonsuzluğun ve Ölümsüzlüğün Renkleri: Van Gogh 

Van Gogh için renkler bir şeyi vurgulamak, bir şeyin gerçek değerini ortaya çıkarmak için gerçekliği yeniden kurgulamak demektir. Gerçekliği daha baskın, daha görünür hale getirmek; mesajı ve güzelliği ortaya çıkarmak. Van Gogh renklerle oynayarak adeta imgeyi parlatır ve imgeyi açığa çıkarır. 

“Çünkü ben gözlerimin önünde olanı olduğu gibi vermekten çok, boyayı kendime göre bir amaçla, dile getirmek istediğimi daha bir kuvvetle dile getirmek için kullanıyorum” demektedir Theo’ya mektuplarında. 

Buna çarpıcı örneklerden biri, kendisini ziyarete gelen sevdiği bir dostunun portresinde gizlidir. Bu kişi Belçikalı Şair Eugéne Boch’tur. Ona duyduğu saygı ve sevgiyi parlatmak için, onun sarışın saçlarını ön plana çıkarır ve arkasına bir gece laciverti boyar. Şöyle ifade eder:

“Başın arkasında (dostunun başı), çirkin apartmanın baya duvarını boyayacağıma, sonsuzluğu boyarım, elde edebileceğim en zengin en derin maviyle düz bir fon yaparım ve böylece, ışıklı sarışın kafa canlı mavi üstüne gelince, sonsuz gökte bir yıldız parlıyormuş gibi olur.”

Böylelikle arkadaşı sonsuzlukta parlayan, ölümsüz bir yıldız oluverir. Şair tablosunda çok net görülür bu parlaklık.  Van Gogh için derin mavilik demek gökyüzü veya derin okyanuslar gibi sonsuzluk demektir. Gecenin laciverti uçsuz bucaksızlığı anlatır ve parlayan sarı yıldızlar ise güzelliği. Sarı renk ise yıldızlar, güneş, engin tarlalar yani mutluluktur. Keza Van Gogh “Bir köylünün portresi” resminde de lacivert önünde sarıyı böyle parlattığını anlatır. Bu adam hasatın en kızgın anında, öğle vaktindedir. Bunu sarıyı yoğunlaştırarak anlatır ve sizi renklerle o köylünün gerçekliğine çekiverir. 

O bir renk ustasıdır ve “Yıldızlı Geceler” resminde de bunu görürüz. Yıldızlı Geceler tablosunu 1189 yılında sanatoryumdaki odasının penceresinden, Saint-Rémy-de-Provence’den gün doğumundan hemen önce yapmıştır. Aslında orada parmaklıklar vardır. Van Gogh için bir hapishane gibi olan bu akıl hastanesinin penceresinden o sonsuzluğu yaratmış ve gerçekliği bükmüştür. Van Gogh için resimler olanı olduğu gibi gösterme sanatı değildir sadece, renkleriyle beraber bu bir lisandır. Ve bu yüzden resimlerinin kınamasına şaşırmadığını da mektuplarında ifade eder. Bu lisan, ressamın gerçekliğidir. Şöyle der Van Gogh, Theo’ya:

“Ustaları inceleyip onları anlamaya çalıştık mı, bir an gelir ki hepsini realitenin kendisinde buluruz. Demek istiyorum ki, onlar gibi görmeye, onlar gibi duymaya alıştık mı, onların yarattıklarını gerçekten var olan nesneler gibi görürüz.” 

Bir ustayı anlamak, onun evrenine girmek demektir. Onun gözüyle doğayı, insanı, duyguları anlamak demektir. Bir usta bu lisanı ancak renkleri çok iyi kullanarak aktarabilir. Bizim lisanımızın aracı nasıl dil ve ses ise, bir ustanın da aletleri renktir. Van Gogh’a göre renklerin sırrını çözen, bu lisanın ustasıdır:

“Geleceğin ressamı bir renkçidir, bugüne dek eşine rastlanmamış bir renk ustası.” der… Halbuki geleceği beklemeden kendisi bir renk ustasıdır, zamanında anlaşılamamış olsa da geleceğin ressamı bizzat kendisidir.  Keza resim sanatını öğrenme sürecinde “kendimi renklerin kurallarına verdim büsbütün.” demektir ve ekler “Delacroix’nın ilk kez kanunlaştırdığı ve Newton yer çekiminin, Stephenson da buharın kanunlarını nasıl ortaya koyup herkese açıklamışlarsa, onun da olanca uzmanı ve bütün ilişkileriyle açık açık anlattığı renk kanunları ışığın ta kendisidir”

Peki kimdir Renk ustası?

Van Gogh, resim sanatına renklerle girdiği için ve bunun en önemli ifadesi olduğuna inandığı için, gördüğü bütün resimlerdeki renk kullanımı incelemiştir. Onları analiz etmiş ve “renk ustası” kavramını derinleştirmiştir. Van Gogh’a göre;

“Renk ustası, doğada bir renk gördü mü onu iyice çözümleyebilen ve örneğin şöyle diyebilen adamdır: bu yeşil gri siyahla sarı karışımıdır, içinde hiç mavi yoktur vb.”

Haliyle renk ustası, örüntüleri görebilen, renkleri çıkarabilen ve onları betimleyebilendir. Van Gogh öğrencilerle ilgili bir deneyimden bahseder. Eğitim almakta olan öğrenciler insan çizmektedir ve aşağı yukarı hepsi ten rengini doğru çizerler. Yakından bakınca eksiksiz bir insan teni olarak görülür. Ama Van Gogh’a göre resimlere biraz uzaktan bakılınca, resimler bakılamaz hale gelmektedir; yavan durmaktadır ve üst üste yığılmış pembe ve açık sarı renkler gözükmektedir. Halbuki kendisi, bir insan teni boyarken nitelendirilmesi güç renk karışımı kullandığını dile getirir ve uzaktan bakıldı mı istenen sonuç alındığını söyler:

“Desenin çevresinde bir hava akıntısı var gibidir, içinde de ışık dalgalanır.”

Van Gogh bu noktada doğru olanın doğru renk olması değil, bütüncül açıdan resimin içinde ışığın hareket edebilmesi olarak anlatır. Haliyle kendisine göre en güzel çizmiş öğrencinin Profesör tarafından azarlandığına şahit olunca şaşırır. Mektubunda oradaki desenlerin toptan kötü ve kökünden bozuk bulur ve kendi desenlerinin değerinin zamanla anlaşılacağından bahseder. Resim demek, doğru ve birebir yapabilmek demek değildir. 3 boyutlu ve hatta belki daha çok boyutlu evreni görebilmek, onun içindeki türbülans akışına izin verebilmek ve yaratılışın doğasındaki örüntüleri resmedebilmek demektir.

Renkler böylesine önemlidir çünkü mesaj ancak öyle aktarılabilir. Van Gogh’a göre doğru renkler mutluluk hissettirebilir, hüzün ve hatta ölümsüzlük; bir ruhun, bir portrenin sonsuz gökyüzündeki bir yıldız gibi sonsuzluğunu…

“Resimlerimin birinde de müzik gibi avutucu bir şeyler söylemek istiyorum. Kadınları da erkekleri de bir ölümsüzlük havası içinde canlandırmak; eskiden bu havayı figürlerin başına bir hale takmakla verirlerdi, biz bugün renklerimizin ışıltısı, titreşmesiyle vermeye çalışırız.”

Ary Scheffer’in Saint Augustine tablosunda da mavi gökyüzü olduğunu ama bu ressam bir “renk ustası” olmadığı için o ölümsüzlüğü vermediğini söyler. Ölümsüzlük ancak renk ile hissettirilebilir ona göre. Renkleri anlama, onu doğayı daha derin gözlemlemeye yönlendirmiştir. Bir yandan maddi sıkıntılarıyla boğuşurken bir yandan da sanat onu evreni algılamaya itmiştir ve evrendeki sınırsızlığı sezinlemeye başlamıştır. Dünyevi hayatıyla ruhsal hayatındaki bu uçurum Van Gogh’un hastalıkları ve yaşadığı sıkıntılar gibi gözükmektedir mektuplarında. 

“Böylece hep iki düşünce akımı arasında bulunuyorum: maddi sıkıntılar, geçim sağlayabilmek için oraya buraya başvurmalar, sonra da: renk araştırmaları. İki sevgilinin aşkını iki birbirini tamamlayan rengin birleşmesiyle dile getirmek, iki rengin karışımı ve karşıtlığını, birbirine yakın perdelerin esrarlı titreşimini vermek. Bir anın düşüncesini koyu fon üstünde açık bir rengin parıltısıyla belirlemek.”

Hayallerini yaşayanların, yaratıcı kişilerin, konuşarak ,yazarak, resmederek sanatçı olanların yaşadığı bir uçurumdur bu maalesef. Neyse ki umut hiç sönmez, her eserde, renkte ve doğada, insan yaptığı işte evrende ve doğada hep o umudu yakalar. Van Gogh sadece doğayı resmetmez, doğayı işitir ve onların bize verdiği duyguları resmeder, doğanın duyduklarını, doğanın ona gösterdiklerini bize gösterir:

“Umudu tablodaki bir yıldız söylesin. Bir insanın çoşkunluğunu batmakta olan güneşin parıltısı. Bunlar gerçekçi aldatmacalar değil tabii ama gerçekten var olan şeyler değil mi?”

Öyleyse doğanın dilini anlamak için Van Gogh gibi sanatçıların rehberliği çok değerli değil midir, yıldız ne fısıldar, güneşin doğuşu nedir, sapsarı tarlarlar, kurumuş bir ağaç ne anlatır… Hayatın griliği, sıradanlığı ve sıkıcılığı içinde bazı deneyimlerden uzaklaşırız. Bazı şeyler hayali ve anlaşılması imkansız olur. Bazı meselelerin üzerine onlarca felsefi sohbetler, binlerce eserler yazılır. Yine de anlamaya yeterli olmaz. Böylesi zamanlarda, en anlaşılmaz olan şeyleri; Bize sanatçılar öğretir. Ölümsüzlüğü ölümlü bedenlerde bir portre deneyimletebilir; sonsuz gecede bir parlayan yıldız olmayı, bir rüzgar gibi akmayı, Güneş’in altında bir tarlada çalışmanın verdiği sıcaklığı bir resim hissettirebilir. Sonsuzluğu ve yıldızları duymaz olduğunda kulaklar, bir ressam onları duymayı öğretebilir, evrenin inanılmaz yasalarını, akışın gizli dinamiklerini bize gösterebilir. Tabi ki Van Gogh gibi bir renk ustası ise… 

“İnsan sağlamsa bir parça ekmek yiyerek bütün bir gün çalışabilmeli, üstelik de pipo içecek, bir kadeh yuvarlayacak kadar gücü olmalı, çünkü o da lazım bu koşullarda. Yine de yukarıdaki yıldızları ve sonsuzluğu kesinlikle duyabilmeli. O zaman hayat her şeye karşın büyülü gibidir.”

Efe Elmas

Kadim Lisan

Kaynaklar

1.Mattson, M. P. (2014). Superior pattern processing is the essence of the evolved human brain. Frontiers in neuroscience,

2. Warhaft, Z. “Turbulence in nature and in the laboratory.” Proceedings of the National Academy of Sciences 99.suppl 1 (2002): 2481-2486.

3.https://evrimagaci.org/turbulans-nedir-turbulanstan-korkmali-miyiz-8981

4.Wang, Chuqiao, Sam Wang, and Robert Geist. “Painting with turbulence.” ACM SIGGRAPH 2016 Talks. 2016. 1-2.

5. Sirenka, A. “The unexpected maths behind van gogh’s” Starry night”., Candidate of Physical and Mathematical Sciences, Іnshomovna Competence – a platform for professional development in the XXI century: collection of materials ІV International scientific and practical student conference for students of non-modern specialties: Zhitomir, 18 April 2018 / for zag. ed. NM Andriychuk (2018).

6. https://hubblesite.org/contents/news-releases/2004/news-2004-10.html

7.  Aragón, José Luis, et al. “Turbulent luminance in impassioned van Gogh paintings.” Journal of Mathematical Imaging and Vision 30.3 (2008): 275-283.

8. Beattie, James, and Neco Kriel. “Is The Starry Night Turbulent?.” arXiv preprint arXiv:1902.03381 (2019).

9. Smith, Marlaine C. “Turbulence-Ease in the Rhythmic Flow of Patterning.” Visions: The Journal of Rogerian Nursing Science 26.2 (2020).

10. Ruelle, D. “Raslantı ve kaos”, Tübitak: Ankara , (1993)

11.https://www.ted.com/talks/natalya_st_clair_the_unexpected_math_behind_van_gogh_s_starry_night/transcript?language=tr#t-261657

12. VAN GOGH, Vincent; KÜR, Pınar. Theo’ya mektuplar. Yapı Kredi, 2006.

Henüz Yorum Yapılmamış

Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacak.